aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2015 Salı

Bu Aralar Neler İzledim? (Temmuz - Ağustos 2015)

Hiç yorum yok:
Yaz tatilinde yapılacak en iyi şeylerden biri de yeni diziler & filmler keşfetmek. 2015 yazının büyük bir kısmını evde pinekleyerek geçirdiğim için film /dizi izlemeye bol bol vaktim oldu. "Alınacaklar Dosyası" adlı yazımda izlenecek filmler klasörü açtığımdan bahsetmiştim, izleyecek film ararken vakit kaybetmemek adına oradan seçim yaptım falan. :3 Bir de başladığım bir - iki dizi oldu. Bu yazım temmuzun son haftasından şimdiye kadar izlediklerim hakkında olacak, bakalım neler izlemişim? =)

The Phantom of the Opera

Gaston Leroux'un 1909 yılında yayınlanan kitabından uyarlanan 2004 yapımı müzikal tadındaki bu film bizleri Paris'e, görkemli bir operaya ve onun gizemli olaylarına götürüyor. Aslında filmi taa ilk çıktığı zaman sinemada izleyecektim ama uygun seans bulamamıştık. İyi ki de öyle olmuş diyorum, hem hayaletin aşkını hissedemezdim hem de biraz korkardım büyük ihtimalle. :D Bir genç kızın müzik meleği ile çocukluk aşkı arasındaki gelgitleri, hayaletin hüznü, bolca gizem ve harika şarkılar barındıran filmi çok sevdim, hayalete aşık oldum. :( Gerard Butler role cuk oturmuş, bir bakış atıyor ki kızlar ekrandan çıkıp kalbinize işliyor resmen. (Fangirl modum için kusura bakmayınız.) Operadaki Hayaleti izledikten sonra Gerard Butler'ın başka filmlerine geçtim, yazımda onlardan da bahsedeceğim. Bu arada hemen ardından kitabını okudum, film kadar aşk odaklı değildi ama  hayaleti daha yakından tanıdığım için kitabını daha çok sevdim. Eğer hala izlemediyseniz önce filmini izleyip ardından kitabını okumanızı tavsiye ederim. Filmden hikayenin temelini alıp kitaba geçmek güzel olmuştu. :) 

P. S. I Love You 

Operadaki Hayalet'in ardından Gerard Butler'ın başka filmlerine geçmek istedim, ilk film hepimizin en azından televizyonda denk geldiği P. S. I Love You oldu. Daha önce birkaç kez parça parça da olsa televizyonda izlemiştim, açıkçası çok ilgimi çekmemişti. Bu sefer oturup bütün izleyeyim dedim. Duygusal bir dönemime geldiğinden midir yoksa dağ gibi adamın ölümünden mi bilmiyorum ama  hatırlama amaçlı fragmanına baktığım andan itibaren ağladım moralim altüst oldu. Böyle filmler yapmasınlar ya da duygusalken izlemeyiniz uyarısı falan düşsünler. :( Peşine romantik - komedi açmama rağmen ı ıh yani işe yaramadı. Ne diyeyim Allah kimseye böyle bir acı yaşatmasın. Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkes filmi izlemiştir, kimileri tekrar izleyecek kadar beğenmiş de olabilir. Evet ben de beğendim ama duygusal iken izlememenizi tavsiye ederim, o_o


:'(((((((((

The Ugly Truth

P. S. I Love You şokundan sonra yine Gerard Butler ile devam ederek romantik - komedi türünde bir filme geçtim. Bu arada uzun zamandır ilk defa bir oyuncunun filmlerini peş peşe izleyesim geldi, normalde sapık gibi aynı adamı takip etmem yani. :D Neyse, kendimi açıklama çabalarımı bir kenara bırakıp filme geri döneyim. The Ugly Truth konu olarak çok ilgimi çeken bir film oldu. Biraz He's Just Not That Into You'ya benzettim, aynı durum farklı şekilde işlenmiş gibi. Gerard Butler erkeklerin kadınlarda ne aradığını acımasızca anlattığı televizyon programı ile ünlenen birini canlandırırken Katherine Heigl ise doğru adamı arayan takıntılı bir yapımcı olarak karşımıza çıkıyor. İkilinin yolu aynı televizyon kanalında birleşince Mike (Gerard) Abby'e (Katherine) istediği erkeği elde etmesi için yapması gerekenleri anlatıyor bir nevi kızı bu yönde eğitiyor falan. Filmi izlerken eğlendiğim pek çok yer oldu ama genel olarak biraz klişe geldi. Boş vaktiniz varsa izleneceklerden biri diyeyim. ^.^


Law Abiding Citizen

Yazımda geçen son Gerard Butler filmi Law Abiding Citizen olacak. Birisi tüm ailenize zarar verdiği halde hak ettiği suçu almazsa intikam için ne kadar ileriye gidebilirsiniz? sorusuyla yola çıkan film polisiye- gerilim türünde. Bu türden çok fazla film izlemesem de benzer yapımların gerisinde kalmış diyebilirim. Gizem- gerilim düşük seviyedeydi, finali sönük geldi. Gerard'cığımın hatırına izlediğim son film oldu, kapanışı eh meh yaptık yani. :3











How to Lose a Guy in 10 Days

Romantik - komedi türündeki filmleri seviyorum, kafa dağıtan eğlenceli şeyler izlemek iyi geliyor. How to Lose a Guy in 10 Days erkek karakterin herhangi bir kadını on gün içerisinde kendine aşık edebileceği iddiası ve şans ki bulduğu kızın 10 gün içerisinde bir erkeğin kendini terk etmesini sağlaması gerekmesi üstüne kurulu bir film. Oyuncuları çok iyi, konu güzel, diyaloglar eğlenceli vs. ^.^ Benim gibi boş zamandan çok neyim var diyorsanız kafa dağıtmak için izleyebilirsiniz.












Sense8
Yazımdaki tek dizi sanırım Sense8 olacak. Aslında Sense8 için ayrı bir yazı yazarım diye düşünüyordum ama hazır izlediklerim başlığı açmışken aradan çıkartayım dedim. :P Tür olarak bilim - kurgu odaklı olan dizi 12 bölümle ilk sezonunu tamamladı. Konuya gelecek olursam, farklı ülkelerden 8 kişi var, bunlar bir şekilde birbirlerinin yerine geçebiliyor, aynı anda aynı yerde olabiliyorlar. (İkisi Amerika'nın farklı eyaletlerindendi.) Bunu yapabilen başka insanlar da mevcut ama herkes kendi kümesi içinde hareket edebiliyor. İşte bu durumun çevresinde gelişen olaylar, karakterlerin yaşadıkları vs. dizinin ilk sezonunu oluşturuyor. Konuyu üstünkörü anlattım ama izleyip görmek daha iyi olur. İzlerken başlarda n'oluyoruz neden herkes ingilizce konuşuyor nedir ki bu falan olmuştum, ilerledikçe hani aksiyon nerede moduna girdim ardından karakterlere bağlandım ve sonuç olarak beğenerek bitirdim. ^.^ Değişik, izlemesi keyifli bir dizi. Bölümler genel olarak karakterlerin hayatına odaklı, 8 kişi ve 8 farklı hayat detaylıca anlatılmış. Sense8'e başlarken karakterden ziyade olay odaklı bir dizi beklediğim için ilk üç - dört bölümü biraz sıkılarak izledim. Ama daha sonra hem aksiyon sahnelerinin artması hem de tanıtılan karakterlere alışmam ile diziye bağladım, sevdim baya. Yapım şirketi dizinin tek sezon olmasını düşünüyormuş  sonradan devam ettirmeye karar vermişler. Umarım yeni sezonu çok beklemeyiz, bilim - kurgunun drama ile karıştığı şeyleri seviyorsanız Sense8'e bir göz atın derim.

Temmuz sonu - Ağustos 15'i arası izlediklerim bunlardan oluşuyordu. Tabii devam ettiğim başka diziler de var, onları ayrı başlıklarda tek tek inceleyeceğim sanırım. Bu arada normalde bu yazıyı ağustos bitmeden yayınlamış olacaktım ama bir hafta önce ağır bir gribe yakalandım, kitap okuyasım bile gelmedi. Havalara dikkat etmek gerekiyor, gündüzleri sıcak olsa da gece rüzgarı tehlikeli, nasıl olduğunu anlamadan soğuk algınlığına yakalanıyorsunuz. o.o 

30 Nisan 2015 Perşembe

Fast and Furious 7

Hiç yorum yok:


Uzun zaman sonra bir film incelemesi ile karşınızdayım. Fast and Furious serisini hiç izlememiş biri olarak 7. filmine gittiğim için yorumum tüm seriyi bilenler kadar iyi olmayabilir. Benzer film olarak en son Need for Speed'e gitmiştim, çıkınca beyin isteyen zombi gibi araba istiyorum diyerek dolanmıştım falan. Fast and Furious 7 bitince ise "Dom, Dominic'i getirin banaaa *-*" moduna girdim. Hala filmin etkisindeyim yani ağır bir Vin Diesel fangirl'üyüm şu an. Bir adam nasıl aynı anda hem tatlı hem karizmatik hem çekici hem erkeksi ve türevi tüm iyi özellikleri taşıyabilir, nasıl bir mükemmelliktir bu. Seriyi ilk izleyişimde karaktere vuruldum sevgili okuyucu, hatta aşık olmuş olabilirim. :0 Neyse şimdi film incelemesi olarak Dominic'in her detayını anlatmadan Fast and Furious 7 hakkındaki görüşlerimi aktarayım, tabii ki de aralarda Dominic'e değinerek . :3 

Film Deckard Shaw'ın intikam için ortaya çıkmasıyla başlıyor. Dom ve ailesi için oluşturduğu tehdit ve Han'ı öldürmesi Dom başta olmak üzere tüm ekibi harekete geçiriyor. Bu arada Letty hafızasını kaybetmiş falan oraları çok iyi bilmediğimden aktaramıyorum ama Dom ile araları limoni. Sonra big boss kılıklı biriyle (Kendisi Kurt Russell oluyor.) ortak amaçları olduğundan bir araya geliyorlar. Person of Interest'tekine çok benzeyen bir program var, onu ve yaratıcısı Ramsey'i bulurlarsa Shaw'ı yakalama fırsatları doğacak. Film ilerlerken aksiyon sahnelerine kendimi öyle bir kaptırdım ki özellikle bir sahne vardı höh nasıl olabilir bu diyerek kaldım. Önceki filmlerden birinde uçağı düşürmüşler artık onu izlerken nasıl olurum kim bilir. o.o Ben birinci kattan sarkarak bile atlayamam adamlar ölümüne uçtu yahu. Fast and Furious 7'ın aksiyonun zirvesini yaşattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca müzik muhteşemdi! Bir havaya giriyorsunuz sanki yılların yarışçısısınız da Dominic'le uzun zamandır tanışıklığınız varmış misali. <3  Yazının başında belirttiğim gibi seriyi ilk izleyişim o yüzden fanlarına göre yüzeysel bir inceleme oldu bu. Roman karakterini çok sevdim, komiklikleri filme tatlılık katmış, Ramsey rolünde Nathalie Emmanuel'i görmek de güzeldi. Filmin sonunda Paul Walker için yapılan sahneler çok hüzünlüydü o kısım izleyiciyi apayrı bir havaya sokuyor. Sonuç olarak aksiyon türüne pek aşina olmayan ben Fast and Furious 7'ı çook beğendim, önceki filmlerini de en kısa zamanda izlemeyi planlıyorum. Son cümlemi Dominic'in sözüyle bitirerek yazıyı sonlandırayım: "I don't have friends, I got family."

17 Aralık 2014 Çarşamba

İnceleme: Son Kurtadam - Glen Duncan

7 yorum:

Vampir romanı dediğimizde aklımıza hâlâ Dracula gelir, ama kurtadam romanı hep sahipsiz kalmıştı; Jake Marlowe ortaya çıkana kadar… O, zamanımızın bir kahramanı; gerçek bir anti-kahraman! Jake, kurtadamların sonuncusudur. 200 yılı geride bırakan Jake, içkisini elinden, sigarasını da ağzından düşürmeyen, cinsel hayatına düşkün bir kurtadamdır. Artık varoluşuyla ilgili bir krizin eşiğindedir, ancak gizemli bir şekilde, onun hayatıyla ilgili planları olan iki tehlikeli grupla, vampirlerle ve Av'la karşı karşıyadır. Hiç beklemediği bir anda tanıştığı bir kadın Jake'in hayatını altüst edecektir. Ama altüst olan sadece Jake'in hayatı mıdır? İngiliz yazar Glen Duncan, Son Kurtadam serisinin ilk kitabıyla efsaneye yeni, vahşi ve ateşli bir kimlik kazandırıyor. Sadece aksiyonu bol bir filmin erişebileceği bir sürükleyiciliğe sahip olan bu roman, aynı zamanda popüler kültüre, müziğe, edebiyata, sinemaya yapılan göndermelerle süslü. Duncan, nitelikli edebi üslubunu gotik romanın çıplak tekinsizliği ve macera romanlarının basit ama etkileyici anlatımıyla birleştiriyor.
Son Kurtadam, Jake'in tuttuğu günlüklerden oluşan bir kitap. Gerçekçi yanı ile ilk sayfalardan itibaren okuyucunun beğenisini kazanıyor. Jake Marlowe bir kurtadam, alkol ve sigara tüketiminde sınır tanımayan, zengin, yılların getirdiği kültürel birikime sahip ve cinsel hayatına düşkün biri. Tüm bu özellikleri onu sadece dolunayda dönüşen fantastik bir yaratık olmaktan çıkarıp gerçek bir karaktere oturtmamızı sağlıyor. Kitap abartılı olaylar içermiyor, hatta fantastikten ziyade aksiyon yönü ağır basıyor diyebilirim. Son kurtadam Jake'i yakalamak için harekete geçen DOKET(doğaüstü varlıkları yakalayan bir teşkilat)  ve Jake arasındaki kovalamaca bu kitabın asıl konusunu oluşturuyor. 

"Hala duygularım var ama onlara sahip olmak beni hasta ediyor... Sadece artık daha fazla yaşamak istemiyorum."

Kitap sadece kurtadamlar üstüne kurulu değil, vampirler de sahneye dahil oluyor. Çok ön planda olmasalar bile farklı bir ırkın daha oluşu Son Kurtadam'a çeşitlilik katmış. DOKET'in varlığı da okuyucunun farklı paranormal varlıkların kitabın negatif bölgesinde olduğuna dair bir hisse kapılmasını sağlıyor. 

"Saatlerimi alevleri seyrederek, denize bakarak ya da yalnızca viskiden uyuşmuş, tilkilerin sessiz arkadaşlığıyla ısınmış bir şekilde uzanarak geçiriyorum."

"Seni seviyorum demenin şeytana layık bir günah olduğu zamanlar vardır."

Son kurtadam belli bir tempoya sahip. Ne çok geriyor ne de çok durgun geçiyor. Ama biraz uzatılmış olduğunu düşünüyorum. Sanki aynı olaylar daha hızlı ilerlese daha akıcı olabilirdi. İlk yarıda gerçekleşen önemli bir olay ilk yüz sayfada da verilebilirdi mesela. Glen Duncan serinin ilk kitabı olduğundan açıklamalı bir ilerleme yapmak istemiş sanırım.. Diğer kitapların daha heyecanlı geçeceğini düşünüyor ve umut ediyorum. ^_^





30 Kasım 2014 Pazar

Okuyorum: Son Kurtadam - Glen Duncan

3 yorum:
Tanıtım:
 Vampir romanı dediğimizde aklımıza hâlâ Dracula gelir, ama kurtadam romanı hep sahipsiz kalmıştı; Jake Marlowe ortaya çıkana kadar… O, zamanımızın bir kahramanı; gerçek bir anti-kahraman! Jake, kurtadamların sonuncusudur. 200 yılı geride bırakan Jake, içkisini elinden, sigarasını da ağzından düşürmeyen, cinsel hayatına düşkün bir kurtadamdır. Artık varoluşuyla ilgili bir krizin eşiğindedir, ancak gizemli bir şekilde, onun hayatıyla ilgili planları olan iki tehlikeli grupla, vampirlerle ve Av'la karşı karşıyadır. Hiç beklemediği bir anda tanıştığı bir kadın Jake'in hayatını altüst edecektir. Ama altüst olan sadece Jake'in hayatı mıdır? İngiliz yazar Glen Duncan, Son Kurtadam serisinin ilk kitabıyla efsaneye yeni, vahşi ve ateşli bir kimlik kazandırıyor. Sadece aksiyonu bol bir filmin erişebileceği bir sürükleyiciliğe sahip olan bu roman, aynı zamanda popüler kültüre, müziğe, edebiyata, sinemaya yapılan göndermelerle süslü. Duncan, nitelikli edebi üslubunu gotik romanın çıplak tekinsizliği ve macera romanlarının basit ama etkileyici anlatımıyla birleştiriyor.

Yorumlamak için istediğim bir kitaptı, ilerledikçe fark ettim ki uzun zamandır okurken bir şeyler kattığını hissettiren bir kitap almamışım elime. Gerçek dünyayla bağlantısı o kadar iyi ki kurtadamlar ve vampirlerin sahiden aramızda olduğunu düşündürüyor. Ve kapağındaki yoruma yüzde yüz katılıyorum, bu kitap çocuklara göre değil. ^^
Siz neler okuyorsunuz?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...