Dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2015 Pazar

Okuma Günlüğü #2

Hiç yorum yok:
resim buradan http://rebloggy.com/post/cat-cats-book-books-cats-and-books-cat-sleeping-cat-and-book-cat-sleeping-on-boo/63200609542
Buralarda bir blogum varmış da haberim yokmuş, yazmayalı 36 gün olmuş. Sanırım staj - iş arasında sıkışıp kaldığım 2014 yazından sonra ilk defa bu kadar uzun bir süre boyunca yazı girmedim. Yeniden işe başladım, bir buçuk aydır okul iş arası mekik dokuyorum, üstelik bu seferki hem evime hem de okula biraz uzak kalıyor. Olsun, çalışmak evde kös kös oturmaktan iyidir diyerek kendimi avutuyorum ama hadi bakalım. :3 Bu süre zarfında az da olsa kilo verdim, eski işime göre daha hareketli bir yerdeyim hep ayaktayım vs tüm bunlar bana kalori yakımı olarak geri dönüyor tabii heheheh. Birbirimize destek olalım arkadaşlar kış bitiminde fazlalıklarımızın çoğunu atmış olalım inşallah. ^.^

Bloga giremesem de instagram hesabım üzerinden olabildiğince aktif olmaya çalıştım. Okuduğum kitapları, yaptığım takasları, aldıklarımı vs. instagram hesabım üzerinden paylaşıyorum genelde. Blog yazısı yazmak fotoğraf paylaşıp altına üç beş şey karalamaktan daha zahmetli oluyor, mesela bu yazı için en az 45 dakikamı ayıracağım ki ona rağmen ortaya ahım şahım bir şey çıkmayacak. :D O yüzden ne okuduğumu güncel olarak takip etmek isterseniz instagram hesabımı da takip edebilirsiniz. ^^














Kasım ayının başında Stephen King - Medyum'u okumaya başlamıştım. Kitap biraz elimde süründü sonra da okul için okumam gerekenler araya girince yarım kaldı. Sokratesin Savunması, Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir aldığım seçmeli dersler için yazı teslim etmem gereken kitaplardı. Son sınıf olmama rağmen bölümümle alakalı pek fazla kitap okumadığımı fark ettim. Bitirme ödevim de geliyorken ve İdefix'te fuar kampanyası varken birkaç kitap seçtim pazartesi sipariş edeceğim. Kasım ayının başında Ukitapta yeni bir takas yaptım, Otomatik Portakal, 1002. Gece Masalları ve Akşam Yemeği'ne karşılık olarak başıma ağrılar sokan Titus Groan'ı verdim gitti. :D Özellikle Otomatik Portakal'ı aldığıma çok sevindim. ^.^  Akşam Yemeği belki bir süre kitaplığımda bekleyebilir ama diğer ikisini en kısa zamanda okumak istiyorum. Bu arada aldığım şöyle bir karar var. Bundan sonra haftada en az bir kitap bitireceğim. Düşününce çok durmuyor ama plansız okuyunca ayda dört kitap bile bitiremiyorum zaten. :ı  Bu ay okuyacaklarımın bir kısmı biraz ince olduğundan belki altı - yedi kitap okurum hadi bakalım. Yalnız şöyle bir sorun var ben daha önce hangi kitaba başlasam karar veremedim. :D Tehanu ve Medyum yarım kalan kitaplarım, onları mutlaka bitirmek istiyorum. Ama okul kitaplarından yeni çıkmışken biraz kafamı dağıtıp yeni bir başlangıç yapasım var. Başlamak istediklerimi bir sıralayayım beraber karar verelim. : Beş Sevim Apartmanı, Tehanu, Medyum, Pabucumun Ajanı 2 ve Saklı Bahçe. Aslında bu aralar güzel bir historical romance okuyup dinlenesim var, Kütüphanemden Kitap Manzaraları bana bu konuda öneri verirse çok mutlu olucam. ^_^ 
Sağdakiler Orkinos Yayınları'ndan gelen sürpriz kargodan çıkanlar. Kafam çok dolu olmasa hemencecik Gölgedeki yıl'a başlayabilirdim ama dramları sömestır tatiline saklayayım diye düşündüm. Karmaşanın ortasında gelen şirin kitaplar insanı  o kadar mutlu ediyor ki anlatamam. Orkinos Yayınları'a tekrardan teşekkürler, diğer yayınevleri de onları örnek alsın bence. =P

Kitap alışverişi yapacağım demiştim, pazartesi günü alacağım kitaplara çizgi -roman ve historical da koysam mı diyorum. Gözlerindeki Canavar, Şemsiye Akademesi ve bir de bi' tane daha vardı bir serinin ilk çizgi - romanı adı bişey bişey Camlar Konağı'ydı bak unuttum. :D Onları da alsam mı almasam mı kararsızım. Siparişin en güzel kitabı sanırım Ursula ablamızdan Karanlığın Sol Eli olacak. Bazen kitap bakarken ara ara girip Ursula Le Guin'e bakıyorum ölmüş mü sağ mı diye. Saçma gelebilir ama Marquez'den sonra sevdiğim yazarları daha bir kollar oldum. Yaşını başını almış kadın ama gitmesini hiç istemiyorum. Umarım upuzun bir süre boyunca daha bizimle burada kalır. Böyle ama çok uzun baya uzun bir süre. ^^ 

Yazıyı burada bitirip yarınki jürime hazırlanmak üzere gidiyorum. Önce çayımı tazeleyeyim soğudu zaten baya. Dışarıda çok güzel bir yağmur yağıyor, aslında en güzeli gecenin derinlerine kadar kitap okumak olurdu. Biraz Friends izler sonra kitabıma geçerdim. Yarıyıl tatilini iple çekiyorum sevgili okur, eminim öğrenci olan kesim de benim gibi hissediyordur. Umarım pazar gününüz çok güzel ve verimli geçmiştir, umarım artık daha sık girerim bloga. Herkese bol kitaplı günler, iyi akşamlar. ^_^


1 Eylül 2015 Salı

Bu Aralar Neler İzledim? (Temmuz - Ağustos 2015)

Hiç yorum yok:
Yaz tatilinde yapılacak en iyi şeylerden biri de yeni diziler & filmler keşfetmek. 2015 yazının büyük bir kısmını evde pinekleyerek geçirdiğim için film /dizi izlemeye bol bol vaktim oldu. "Alınacaklar Dosyası" adlı yazımda izlenecek filmler klasörü açtığımdan bahsetmiştim, izleyecek film ararken vakit kaybetmemek adına oradan seçim yaptım falan. :3 Bir de başladığım bir - iki dizi oldu. Bu yazım temmuzun son haftasından şimdiye kadar izlediklerim hakkında olacak, bakalım neler izlemişim? =)

The Phantom of the Opera

Gaston Leroux'un 1909 yılında yayınlanan kitabından uyarlanan 2004 yapımı müzikal tadındaki bu film bizleri Paris'e, görkemli bir operaya ve onun gizemli olaylarına götürüyor. Aslında filmi taa ilk çıktığı zaman sinemada izleyecektim ama uygun seans bulamamıştık. İyi ki de öyle olmuş diyorum, hem hayaletin aşkını hissedemezdim hem de biraz korkardım büyük ihtimalle. :D Bir genç kızın müzik meleği ile çocukluk aşkı arasındaki gelgitleri, hayaletin hüznü, bolca gizem ve harika şarkılar barındıran filmi çok sevdim, hayalete aşık oldum. :( Gerard Butler role cuk oturmuş, bir bakış atıyor ki kızlar ekrandan çıkıp kalbinize işliyor resmen. (Fangirl modum için kusura bakmayınız.) Operadaki Hayaleti izledikten sonra Gerard Butler'ın başka filmlerine geçtim, yazımda onlardan da bahsedeceğim. Bu arada hemen ardından kitabını okudum, film kadar aşk odaklı değildi ama  hayaleti daha yakından tanıdığım için kitabını daha çok sevdim. Eğer hala izlemediyseniz önce filmini izleyip ardından kitabını okumanızı tavsiye ederim. Filmden hikayenin temelini alıp kitaba geçmek güzel olmuştu. :) 

P. S. I Love You 

Operadaki Hayalet'in ardından Gerard Butler'ın başka filmlerine geçmek istedim, ilk film hepimizin en azından televizyonda denk geldiği P. S. I Love You oldu. Daha önce birkaç kez parça parça da olsa televizyonda izlemiştim, açıkçası çok ilgimi çekmemişti. Bu sefer oturup bütün izleyeyim dedim. Duygusal bir dönemime geldiğinden midir yoksa dağ gibi adamın ölümünden mi bilmiyorum ama  hatırlama amaçlı fragmanına baktığım andan itibaren ağladım moralim altüst oldu. Böyle filmler yapmasınlar ya da duygusalken izlemeyiniz uyarısı falan düşsünler. :( Peşine romantik - komedi açmama rağmen ı ıh yani işe yaramadı. Ne diyeyim Allah kimseye böyle bir acı yaşatmasın. Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkes filmi izlemiştir, kimileri tekrar izleyecek kadar beğenmiş de olabilir. Evet ben de beğendim ama duygusal iken izlememenizi tavsiye ederim, o_o


:'(((((((((

The Ugly Truth

P. S. I Love You şokundan sonra yine Gerard Butler ile devam ederek romantik - komedi türünde bir filme geçtim. Bu arada uzun zamandır ilk defa bir oyuncunun filmlerini peş peşe izleyesim geldi, normalde sapık gibi aynı adamı takip etmem yani. :D Neyse, kendimi açıklama çabalarımı bir kenara bırakıp filme geri döneyim. The Ugly Truth konu olarak çok ilgimi çeken bir film oldu. Biraz He's Just Not That Into You'ya benzettim, aynı durum farklı şekilde işlenmiş gibi. Gerard Butler erkeklerin kadınlarda ne aradığını acımasızca anlattığı televizyon programı ile ünlenen birini canlandırırken Katherine Heigl ise doğru adamı arayan takıntılı bir yapımcı olarak karşımıza çıkıyor. İkilinin yolu aynı televizyon kanalında birleşince Mike (Gerard) Abby'e (Katherine) istediği erkeği elde etmesi için yapması gerekenleri anlatıyor bir nevi kızı bu yönde eğitiyor falan. Filmi izlerken eğlendiğim pek çok yer oldu ama genel olarak biraz klişe geldi. Boş vaktiniz varsa izleneceklerden biri diyeyim. ^.^


Law Abiding Citizen

Yazımda geçen son Gerard Butler filmi Law Abiding Citizen olacak. Birisi tüm ailenize zarar verdiği halde hak ettiği suçu almazsa intikam için ne kadar ileriye gidebilirsiniz? sorusuyla yola çıkan film polisiye- gerilim türünde. Bu türden çok fazla film izlemesem de benzer yapımların gerisinde kalmış diyebilirim. Gizem- gerilim düşük seviyedeydi, finali sönük geldi. Gerard'cığımın hatırına izlediğim son film oldu, kapanışı eh meh yaptık yani. :3











How to Lose a Guy in 10 Days

Romantik - komedi türündeki filmleri seviyorum, kafa dağıtan eğlenceli şeyler izlemek iyi geliyor. How to Lose a Guy in 10 Days erkek karakterin herhangi bir kadını on gün içerisinde kendine aşık edebileceği iddiası ve şans ki bulduğu kızın 10 gün içerisinde bir erkeğin kendini terk etmesini sağlaması gerekmesi üstüne kurulu bir film. Oyuncuları çok iyi, konu güzel, diyaloglar eğlenceli vs. ^.^ Benim gibi boş zamandan çok neyim var diyorsanız kafa dağıtmak için izleyebilirsiniz.












Sense8
Yazımdaki tek dizi sanırım Sense8 olacak. Aslında Sense8 için ayrı bir yazı yazarım diye düşünüyordum ama hazır izlediklerim başlığı açmışken aradan çıkartayım dedim. :P Tür olarak bilim - kurgu odaklı olan dizi 12 bölümle ilk sezonunu tamamladı. Konuya gelecek olursam, farklı ülkelerden 8 kişi var, bunlar bir şekilde birbirlerinin yerine geçebiliyor, aynı anda aynı yerde olabiliyorlar. (İkisi Amerika'nın farklı eyaletlerindendi.) Bunu yapabilen başka insanlar da mevcut ama herkes kendi kümesi içinde hareket edebiliyor. İşte bu durumun çevresinde gelişen olaylar, karakterlerin yaşadıkları vs. dizinin ilk sezonunu oluşturuyor. Konuyu üstünkörü anlattım ama izleyip görmek daha iyi olur. İzlerken başlarda n'oluyoruz neden herkes ingilizce konuşuyor nedir ki bu falan olmuştum, ilerledikçe hani aksiyon nerede moduna girdim ardından karakterlere bağlandım ve sonuç olarak beğenerek bitirdim. ^.^ Değişik, izlemesi keyifli bir dizi. Bölümler genel olarak karakterlerin hayatına odaklı, 8 kişi ve 8 farklı hayat detaylıca anlatılmış. Sense8'e başlarken karakterden ziyade olay odaklı bir dizi beklediğim için ilk üç - dört bölümü biraz sıkılarak izledim. Ama daha sonra hem aksiyon sahnelerinin artması hem de tanıtılan karakterlere alışmam ile diziye bağladım, sevdim baya. Yapım şirketi dizinin tek sezon olmasını düşünüyormuş  sonradan devam ettirmeye karar vermişler. Umarım yeni sezonu çok beklemeyiz, bilim - kurgunun drama ile karıştığı şeyleri seviyorsanız Sense8'e bir göz atın derim.

Temmuz sonu - Ağustos 15'i arası izlediklerim bunlardan oluşuyordu. Tabii devam ettiğim başka diziler de var, onları ayrı başlıklarda tek tek inceleyeceğim sanırım. Bu arada normalde bu yazıyı ağustos bitmeden yayınlamış olacaktım ama bir hafta önce ağır bir gribe yakalandım, kitap okuyasım bile gelmedi. Havalara dikkat etmek gerekiyor, gündüzleri sıcak olsa da gece rüzgarı tehlikeli, nasıl olduğunu anlamadan soğuk algınlığına yakalanıyorsunuz. o.o 

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Kitap Yorumu: On Küçük Nefes - K. A. Tucker

2 yorum:

On Küçük Nefes'i dün gece bitirdim. Goodreads yorumumda kitap hakkında uzunca bir yazı yazmak istediğimden bahsetmiştim, becerebilirsem detaylı bir yorum yapmak istiyorum yani. Yazının bir kısmı spoiler içerecek oraya gelince belirteceğim.  Kitap hakkında bilgisi olmayanlar için öncelikle tanıtım yazısını paylaşayım. ^^

Arka Kapak Yazısı: Sadece nefes al Kacey. On küçük nefes. İçinde Tut. Hisset. Sev.
Dört sene önce sarhoş bir sürücünün neden olduğu trafik kazasında annesiyle babasını, erkek arkadaşını ve en yakın kız arkadaşını kaybeden Kacey Cleary'nin hayatı yerle bir olmuştu. Hâlâ kazadan sonra arabanın içinde sıkıştığı anı ve annesinin son kez aldığı nefesi hatırlayan Kacey, geçmişini geride bırakmak istiyordu. İki otobüs bileti alan Kacey ve on beş yaşındaki kız kardeşi Livie, hayatlarına yeniden başlamak üzere Michigan'dan kaçıp, Miami'ye gelmişlerdi. İlk başlarda, geçim sıkıntısı çektikleri hâlde, Kacey endişeli değildi. Her şeyin üstesinden gelebileceğini düşünüyordu. Tek istisna, 1D dairesindeki gizemli komşularıydı.
Alev alev yanan mavi gözleri, derin gamzeleri ve kusursuz bedeniyle Trent Emerson, iyi çocuk ve kötü adam arasındaki karşı koyulmaz çizgiyi temsil ediyordu. Trajik geçmişinden sonra katı bir mizaç geliştiren Kacey, herkesi kendinden uzak tutmaya kararlı olsa da ikisi arasındaki karşılıklı çekime dayanmak çok güçtü. Trent ise Kacey'nin herkese kapattığı kalbine girmek için her şeyi yapabilirdi... Her ikisinin dünyasını paramparça edecek müthiş bir sırrı açıklaması gerekse bile.

Tanıtım yazısından anlaşılacağı üzere On Küçük Nefes en sevdiği insanları kaybettikten sonra hayatına devam etmeye çalışan iki kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Tabii olaylar esas kızımız Kacey'nin üstüne kurulu. Kaza anını bir türlü unutamayan Kacey neşeli ve hayat dolu biriyken 180 derece değişime uğruyor. Kacey'in kaza anında yaşadıklarını okurken kendinizi bir an için bile onun yerine koymayı deneyince bu değişimin sebebini çok iyi anlıyorsunuz. Tucker detayları o kadar gerçekçi vermiş ki aynı şeylerin başıma geldiğini düşünmek bile bünyemde küçük çaplı bir deprem yaratmaya yetti. o.O Neyse ki Livie var, Kacey'nin yeni hali ne kadar sert ve tersse Livie de o kadar cana yakın ve mantıklı biri.

On Küçük Nefes'i okumaya başladığımda bir daraltı hissettim. Yani kitap gidiyordu ama eksik olan şeyler vardı. Sanki mekan yeterince iyi oturtulmamıştı. Olayların geçtiği yerler arasında bağlantı kurmakta zorlandım. Örnek vermem gerekirse bir sahne oturma odasında geçerken orayı bir apartmana ya da bir caddeye oturtamıyordunuz sanki sadece o oda vardı ve boşlukta sallanıyor gibiydi. İlk 150 sayfa falan hep böyle hissettim sonra karakterlere ısınınca mekanı çok önemsemedim. Karakterlerden bahsetmem gerekirse Kacey resmen kanlı canlı karşımda duruyor gibiydi. Erkeksi tavırlarının getirdiği sert esprileri, geçmişe dönünce hissettiği panik, öfke, ihtiyaç duyduğu sevgi, etrafında tek tük kalan sevdiklerini kaybetme korkusu... Baş karakter gerçekten çok iyi kurgulanmış. Diğer karakterler de aynı şekilde. Sadece Trent ilk başlarda çok yapmacık gelmişti ama sonlara doğru taşlar yerine oturunca onun da sağlam bir zemini olduğunu fark ediyorsunuz. Karakterlerin iletişimi, dostluklar ve arkadaşlıklar On Küçük Nefes'in en sevdiğim yanlarından biri. Belki biraz toz pembelerdi ama kitapta zaten ağır bir trajedi var. Hatta kurulan dostluklar sayesinde dramın ağırlığı dengelenmiş, kitabın havası yumuşamış. 

Peki kitap tatmin ediyor mu? Bu biraz ne beklediğinize bağlı. Ama kitabın atmosferine kendinizi bırakırsanız bitirdiğinizde memnun kalırsınız iye düşünüyorum. Farklı beklentilerle başladığımız kitaplar umduğumuz gibi çıkmayınca üzülüyoruz ya, On Küçük Nefes'i okurken de aynı durumun söz konusu olmaması için kitabın sizi yönlendirmesine izin vermeniz gerekiyor. Tabii beklentiyi çok yüksek tutmadan başlasanız daha iyi olur. Ben öyle yaptığım için son elli sayfa kala hayal kırıklığına uğramıştım. Sonra ilerledikçe ve kitabın asıl anlatmak istediği noktaya gelince düşen beklentimi hiç beklemediğim bir şekilde yükselirken buldum. Sırf yaşattığı bu gelgitler için bile kitaba bir şans verilebilir, şimdi düşündüm de sürekli yükselip alçalan kitapları okumak keyifli oluyormuş. ^. ^ 


Yazımın buradan sonrası orta derecede spoilerlı olacak. kitabı okumadıysanız da devam edebilirsiniz ama yok ben hiçbir şey bilmeden kitabı okuyacağım diyorsanız bu kısmı okumanızı tavsiye etmem. ^^

Kitabın kilit karakteri Kacey olabilir ama benim için Trent de çok önemliydi. On Küçük Nefes kaybetmek, pişmanlık, empati ve hayata devam ederken gerekli olan umuda tutunabilmeyi anlatan bir kitaptı. Trent ilk çıktığına yapmacık ötesi olduğunu düşünmüştüm. Aslında orada karakterin kendine biçtiği karakteri okurken ve yavaş yavaş kabuğu kırılırken altından çıkan pişmanlığı, affettirme çabası içindeki birinin gelgitlerini gördükçe ne kadar sağlam bir köke bağlı olduğunu anladım. Trent'in çaresizliği özellikle son dilimde net bir şekilde hissediliyor hatta okuyucuyu bile aynı duygu sarıyor. On Küçük Nefes'in pişmanlığı da Trent'ti umudu da. Kacey'nin hayatına devam etmesi için o umuda ihtiyacı vardı ama bunun için empati kurması gerekiyordu. Kaybettiklerinin acısı hala içindeyken o empatiyi kurmasının zorluğu belli tabii, orada olaylar kısırdöngü halini alıyor. Sonra affetmek ortaya çıkıyor, on küçük nefese tutunmak ve sevmek, olanları serbest bırakmak. Ve tüm bunlar size son elli sayfada veriliyor. Ne diyeyim sana Tucker nasıl bir kalemdir bu. *-*  

On Küçük Nefes belki de benim beklediğimi bulamama rağmen beğendiğim ilk kitap oldu. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer atasözü bu kitabı okurken yaşadığımı özetliyor diyebilirim. :3  Umduğumdan  daha farklı ama belki de çok daha iyi bir finalle On Küçük Nefes'i kapattım. Başlarken ki daralma hissinin yerini tatlı bir umudun alması bile benim için güzel bir şey. ^^ Sanırım hikaye bu kitapla bitmiyormuş, devamı varmış. Biraz gidip onları araştırayım bari, herkese iyi geceler! 



13 Nisan 2015 Pazartesi

Kitap İncelemesi: Kıyıya Vuran Deniz Kabukları - Hannah Richell

Hiç yorum yok:

Tanıtım yazısından:

Kalbiniz affetse bile ruhunuz ihaneti unutup yeniden sevmeyi öğrenebilir mi?

Dorset sahilini dalgalarıyla döven fırtınalı bir deniz… Kayaların tepesinde gün ışığında beyaz duvarlarıyla adeta inci gibi parlayan bir çiftlik evi…Clifftops.

Burası Dora'nın bir zamanlar evim dediği yerdir. Şimdi ise Dora sevdiği adamla Londra'da yaşamaktadır ve içinde yeni bir hayat büyümektedir. Ancak on bir sene önce yaşadığı o korkunç olaydan bu yana kendini bir türlü toparlayamıyordur. Dahası kendini bir anne adayı olarak yeterli görmemektedir. 

Daha fazla bu şekilde yaşayamayacağını anlayan Dora, geçmişiyle yüzleşmek için çocukluğunun geçtiği o eve döner. İstediği cevapları annesinden öğrenecektir. Fakat döndüğünde hiçbir şeyin eski masumluğunu korumadığını görecektir. Çünkü her ailede sırlar vardır ve bazıları sonsuza kadar saklanmalıdır…
Kıyıya Vuran Deniz Kabukları, ihanet ve yalanlarla parçalanan bir ailenin umuda tutunuşunu anlatan muhteşem bir roman.
 Kıyıya Vuran Deniz Kabukları yaşadıkları büyük kaybın Tide ailesi üzerindeki etkisini konu alan bir roman. Okurken, on sene sonrasında bile taze kalabilen bu trajedinin hayatlarına olan etkisini tek tek görebiliyoruz. Helen ve Richard'ın genç yaşta yaptıkları evlilik başta kendini belli etmese de temeli sağlam olmayan bir ailenin varlığına sebep oluyor. Helen Londra'nın koşuşturmalı hayatında kariyerine odaklanmak isteyen biriyken Richard aile şirketini devralıp beraberinde kendi ailesiyle huzurlu bir yaşam sürme hayali olan genç bir adam. İkisinin evliliğini yürüten şey başlarda aşk ama bana göre Richard'ın sakin yapıda olması da büyük bir etkendi. Peki bu ikili neden erken evlendi derseniz, beklenmeyen bir hamilelik ve Richard'ın bebeği aldırmanın çok yanlış olacağını düşünmesi ile ilk kızları Cassie için hayatlarını birleştiriyorlar. Richard yetiştirilme tarzından dolayı Helen'e göre biraz daha geleneklerine bağlı biri. İkisinin gençliğini okurken aralarındaki farkı rahatlıkla seçebiliyorsunuz. Kitap boyunca evlilik ve aile kavramlarını tüm yönleriyle, gerçekçi bir örnek üzerinden inceleme fırsatınız oluyor.



Kitabın orijinal adı olaylar konusunda ipucu veriyor. Tide kelimesi Türkçe'de gelgit anlamına geliyormuş. Denizin gelgitlerinde saklı sırlar sonlara doğru çözüldükçe anlıyorsunuz bunu. Kıyıya Vuran Deniz Kabukları bölüm bölüm Helen, Dora ve Cassie'nin ağzından anlatılıyor.  Bu sayede okuyucu karakterleri detaylıca tanıma ve olaylardaki rollerini keşfetme fırsatına sahip oluyor. En azından son yüz sayfaya kadar öyle olduğunu sanıyoruz. Sonra kitabın adını çağrıştıran yeni sırlar ortaya çıkıyor. Okurken gerçekten üzülmenize sebep olacak cinsten sırlar. Bu arada kitap farklı kişilerin ağzından anlatılıyor ama odak karakterin Cassie'den bir buçuk yıl sonra doğan Dora olduğunu söyleyebilirim. Yeni bir yaşama başlamak için geçmişi kabullenmesi gereken genç kadın önce annesi sonra da yıllardır görmediği ablasıyla yüzleşiyor. Hepsi birlikte geçmişle yüzleşiyorlar yani.



Helen ve Richard kızlarına mitolojik isimler koymuşlar, Cassandra ve Pandora. Tıpkı "Pandora'nın Kutusu"nda olduğu gibi Dora etrafa kötülük saçtığını düşünürken, aslında umudu tutanın o olduğunu görüyoruz. Kitabın böyle ufak detaylarla renklendirilmesi okumayı zevkli kılıyor, zaten son sayfasına kadar koruduğu gizemi ile sayfaları hiç sıkılmadan çeviriyorsunuz.

Kıyıya Vuran Deniz Kabukları aile dramı konusunu başarılı ve konusunu gerçekçi bir şekilde ele alan bir roman. Her karakterin mükemmel olmayan hayatlarını düzeltme çabasını merak uyandırıcı bir dille okuyucuya aktarıyor.. Sonu hem tatmin edici hem de kitabı kapattığınızda, ensenizde üzgün bir iç çekişin soğuk nefesini hissettiren cinsten. Aile bağlarıyla ilgili romanlar sevenlerin okumasını tavsiye ederim.







2 Nisan 2015 Perşembe

Okuyorum: Kıyıya Vuran Deniz Kabukları - Hannah Richell

2 yorum:

Orkinos Yayınları'ndan çıkan  Kıyıya Vuran Deniz Kabukları aile ilişkilerini konu alan sıcacık bir kitap. Kitabın orjinal ismi Secret of the Tides, isimden de belli olduğu üzere Tide ailesinin yaşadıklarını anlatıyor. Okul sağ olsun henüz ilk yarısını bile bitirmedim ama kurgusu ve karakterlerin sağlamlığı şimdiden kitaba bağlanmamı sağladı. Hem merak uyandıran hem de yormayan bir tempoya sahip kitap bulunca mutlu oldum, bakalım neymiş bu ailenin sırrı. :)

9 Eylül 2014 Salı

Kitap Yorumu: Kurtlara Söyle Eve Döndüm - Carol Rifka Brunt

13 yorum:


Yorumlamakta zorlanacağım kadar güzel bir kitap bitirdim. Neredeyse bir yıldır kitaplığımda öylece durmuş, daha erken okumuş olsaydım keşke demiyorum hatta keşke hafızamı silip tekrar tekrar okuma imkanım olsa. Kitabın kapağını ve tanıtım yazısını inceleyince sizin aklınıza ne geliyor? Şahsen ben kapaktaki iki kızın aşkını anlatacağını düşünerek okumaya başladım. Ve düşündüğüm gibi çıkmadı. :D Kapaktaki kızlar, June ve Greta, abla kardeşler. Hikayeyi June anlatıyor. Greta sesinin mükemmelliği ile tanınan popüler bir kızken June orta çağa düşkün, neredeyse hiç arkadaşı olmayan ve çoğu zamanını dayısı Finn ile geçiren biri. Eskiden Greta ve June birbirlerinin en iyi arkadaşlarıyken bir gün Finn ortaya çıkıyor ve June'un ilgisi ona kayınca Greta ile aralarına bir soğukluk giriyor.Bu kitabın başlangıç zamanından önceki kısımlar. Başladığında ise ilk aşkı olan dayısını kaybetme korkusu yaşayan June'u ve umursamaz Greta'yı görüyoruz. Finn iyi bir ressam, oldukça iyi. Kitabın bir kısmında June'a anlattığı, resimlerdeki negatif bölge kısmı hakkında bir şeyler var. Oraya resme dair bir sürü ipucu ya da detaylar ekleyebiliyorsunuz. Greta da böyle birisi aslında, dıştan bakılınca umursamaz gelse de ilerleyen bölümlerde anlıyoruz ki bir şeye çok kızmış ve bunu içine atmış. 

"Senin için dileğim bu." demişti. "Senin, dünyanın en iyi insanlarını tanımanı istiyorum yalnızca."

Kurtlara Söyle Eve Döndüm'ü güzel kılan birçok şey var.  İlk olarak, June tam bir orta çağ hayranı. O dönemde daha az şey bilinmesi, daha zor koşullarda olunması, bazı şeylerin daha değerleri olması gibi bir sürü şeye bağlı. Hatta yalnız başına ormana gidip orta çağda yürüyormuş gibi yapıyor, bu çok hoşuma gitmişti. Arada geçmişe dönük olayların aslını anlatan kısımlar vardı, yazar kitabı yapboz gibi parçalara bölmüş ve sanki her seferinde bir parçayı yerine oturtuyordunuz. Hiçbir karakter mükemmel değildi, hepsinin geçmişte ya da o anda yaptığı hatalar vardı. Ama hiçbir hata da geri dönülemez değildi.

"Her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleyerek gördüğüm şeylerin içinde bir düzen bulmaya çalışıyordum. Yeterince dikkatli bakarsam belki de dünyanın parçaları bir araya gelip anlayabileceğim bir bütün oluşturur umuduyla yapıyordum bunu."




Aslında bu yorumu yazarken kitap hakkında neredeyse hiçbir şey anlatmadım. Okuyup görmeniz daha güzel olur çünkü. Akıcı olmasından ve kendine özgün kurgusundan bahsetme gereği bile duymuyorum. ^.^ Yaz boyunca okuduğum en güzel kitaptı Kurtlara Söyle Eve Döndüm. Romantik - dram türünü seviyor ve farklı bir şeyler arıyorsanız okumanızı şiddetle tavsiye ederim. ^^

Ek: Goodreads yorumum da baya bir şeyi açıklıyor aslında:

Bitirdiğimde hafızamı silip tekrar tekrar okumak istediğim bir kitap oldu. Tabloları, orta çağ orman gezilerini, pire sirkini, sevdiğimiz insanların kokusu sinmiş paltoları, sevdiğimiz insanlarla birlikte denediğimiz ilk içkiyi, ilk sigarayı ve onları kıskandığımızı kabullenmeyi okudum. Sevginin her çeşidini hissettiren ve sevdiğin insanlar uğruna göze alabileceklerinin sınırı olmadığını gösteren bir kitaptı. Çok daha fazlası vardı aslında, bu kitapta bir şeyleri kabullenmek vardı. Ve her şeye rağmen elimizde bize kalan hatıralarla yola devam etmemiz gerektiğinin bilinci. Belki bir gün biz de içimizdeki ormanda sinsice dolaşan kurtlara dönüp eve döndüm diyebiliriz. O zamana kadar negatif bölgelerde kaybolmamaya çalışarak dolaşıp duracağız işte.

29 Haziran 2014 Pazar

Film İncelemesi: Aynı Yıldızın Altında

Hiç yorum yok:


Aynı Yıldızın Altında çıkmasını dört gözle beklediğimiz bir filmdi. Kitabını çok seviyorum ve izlerken şu sahneyi çıkarmışlar şu sahne aynı böyleydi ya da buraya ufak bi' ayrıntı eklemişler dediğim yerler oldu. Öncelikli olarak şunu söyleyebilirim ki filmi kitabın yerini asla tutamaz. Ve yine üzülerek söyleyeceğim ben biraz hayal kırıklığına uğradım. Kitaptaki hissi alamadım, o hissin yarısını bile hissedemedim hatta. Bunda yanımızda oturan iki ergenin de etkisi var tabii. Film boyunca salak saçma gülüşüp telefonla uğraşıp duran cak cak sakız çiğneyen iki gereksiz insan, muhtemelen ortaokullu falanlar. Suç ailelerde aslında o yaştaki çocuğun eline günlük yüz lira para verir son model telefon alırsan böyle şımarır saçma sapan biri olur. 
Neyse bu ergenler film yorumum daha fazla etkilemesin. -_-
Kitaptaki hissi alamadım belki ben bu yüzden çok beğenmedim. Ama birlikte gittiği arkadaşım kitabı okumamıştı ve o da umduğunu bulamadığını söyledi. Neden bulamadık diye düşünüyorum sanırım biraz oyuncularda sıkıntı vardı. Hazel'ın babası mesela çok yapma geldi bana. Yan karakter de olsa oyunculuğunu sevmeyince onun olduğu tüm sahneler batmış oluyor. Shailene Woodley'in oyunculuğu da pek hoşuma gitmedi. Uyumsuz'daki performansı daha iyiydi sanki. Nedense sevemedim filmi.:/ Yanlış anlamayın beğendim ama evde de izleyebilirmişim sinemaya gitmeme gerek yokmuş. Hatta o iki salağı düşünecek olursam evde daha rahat izleyebilirmişim diyorum. -_-

Kitabı okuyanlar beklentiyi düşük tutup gitmeli, okumayanlar için diyecek bir sözüm yok ama ben olsam sinemada izlemek için çok kasmazdım. Çok etkilendiğim tek bir sahnesi vardı onun dışında biraz "sahte" buldum filmi. 

13 Nisan 2014 Pazar

Let The Right One In - Gir Kanıma

Hiç yorum yok:

Let The Right One In izlemekte geç kaldığım filmlerden. Geç olsun da güç olmasın diyerek dün gece izledim. Vampir filmi gözüyle bakılmaması gereken, iki çocuğun arasındaki ilişkiye odaklı bir filmdi. Vampir olan Eli ve sorunlu bir çocuk olan Oscar'ın İsveç'teki banliyölerden birinde tanışmasını konu alıyor. Korkak bir yapım var ve açıkçası filmi açarken korktum, gece gece uykumu kaçırmaz inşallah diyerek başladım. :D Ama hafif bir gerilim var, gerisi dram - psikolojik ağırlıklı. Bu yüzden daha rahat geçti film benim için. İzlerken hiç sıkılmadım mı evet sıkıldım, belki dramı hissettirmek adına biraz daha arka fon müziği koyabilirlerdi çünkü çok sessiz bir filmdi. Gerçi sessizliği İsveç'in karlı havasıyla bütünleşmiş, ayrı bir hava katmış. Yani diyeceğim o ki çok farklı duygular uyandırıyor, bitince net bir şekilde şu şöyleydi bu böyleydi diyemedim ben. Yalnız sonunda kafamda bir sürü soru işareti oluştu. Eli Oscar'ı gerçekten sevdi mi yoksa uzun süredir yaşayan bir varlık olmanın etkisiyle onu da kullanabileceği bir araç olarak mı gördü, kız nasıl vampir oldu, Oscar'ın anne babası neden ayrı gibi bir sürü şey aklıma takıldı. Zaten kitaptan uyarlamaymış alıp okumak istiyorum en kısa zamanda.

Bu sahne, filmde en etkilendiğim yerdi sanırım.


Çıktığı dönem baya ses getiren bir yapım olmuştu Let The Right One In. Benim gibi hala izlememiş olanlarınız varsa boş zamanınızda sakin kafayla izlemeniz tavsiyemdir. İzleyenler ne düşüyor peki beğendiniz mi filmi?


27 Şubat 2014 Perşembe

Kitap Yorumu: Bir Sır Saklı İçimde - Julie Berry

Hiç yorum yok:

Kimse ismimle çağırmaz beni.
Küçük çocuklar bilmezler.
Her gün güneş doğarken hatırlatırım kendime,
bir gün ben de unutursam diye.
Judith, benim adım Judith.


Ah Judith... İçinde neler biriktiren ve dışarıya karşı susmak zorunda olan kız. Bir Sır Saklı İçimde kitap okuyamama derdimi bitiren kitap oldu. Dün geceyarısı başladım, sabaha karşı üçe kadar okudum ve bu sabah da bitiriverdim. Konusu şöyle, mutlu bir aileye ve iyi bir babaya sahip olan Judith bir gün   yakın arkadaşı Lottie ile birlikte ortadan kaybolur. Lottie'nin cansız bedenine ulaşılır ve Judith'se seneler sonra birden ortaya çıkar, dili kesilmiş bir halde. Peki bunu kızımıza kim neden yaptı, niye susması gerekiyordu? Dahası Lottie'yi kim öldürmüştü?

Judith'in dönüşüyle başlıyor roman, arada geçmişten sahnelerde oluyor. Şiirsel bir anlatımı, kısa kısa bölünmüş paragrafları olması çok hoşuma gitti. Kitabın merak uyandıran kısmı Lottie'nin ölümü gibi dursa da cinayet değil aşk - dram ağırlıklı bir roman bu. Yazar  Judith'in çocukluktan hatta bebekliğinden beri tanıdığı Lucas'a olan aşkını ve kesik diliyle çıkaramadığı sesleri içinde büyütmesini çok iyi yansıtmış. Kızımızın dili kesik evet ama istese konuşabilir. Annesinin baskılarından dolayı susuyor, konuşmaya çekiniyor. Bu da kasaba halkının ona yarım akıllı gibi davranmasına sebep oluyor. :( Kitabın geçtiği mekan neresi emin değilim ama Amerika olabilir çünkü okyanus kıyısında ve büyük ihtimalle yeni keşfedildiği zamanlar. Kapağa bakınca günümüzde geçen ve teenager kesime yönelik bir şey bekliyordum, tahminimden çok daha farklı ve çok daha güzel çıktı.

Bu kitabı neden sevdiğim kısmına gelirsek Judith'in Lucas'a duyduğu aşkı sevdim, herşeye rağmen güçlü kalmasını sevdim. Anlatımı dediğim gibi kendine hastı. Konusu mükemmel değil belki ama duygular çok güzel aktarılmış. Aşk ya da dram türünde okumak için kitap arıyorsanız Bir Sır Saklı İçimde'yi tavsiye ederim.

Puanım:



19 Eylül 2013 Perşembe

Kitap Tanıtımı: Ve Dağlar Yankılandı - Khaled Hosseini

4 yorum:
Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitaplarıyla beni benden alan Afgan asıllı yazar Khaled Hosseini'nin son kitabı Ve Dağlar Yankılandı geçtiğimiz günlerde Türkçe olarak yayımlandı. Açıkçası kitabı kitapçılarda görmeden evvel çıkmış olduğundan haberim bile yoktu, gördüğümde şaşkınlıkla dolu bir sevinç yaşadım. Bu da bana sevdiğim yazarları daha sık takip etmem gerektiğini öğretmiş oldu.


Kitabın tanıtım yazısı şöyle:
Gece vakti, çölü bir el arabasını çekerek geçen bir baba. Arabanın içinde annesiz iki çocuk; iki kardeş; biri kız, biri erkek. Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullah'a sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kâbil'e varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil... Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak... 

Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakârlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistanın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kâbilden Parise, San Franciscodan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor. 

Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir roman. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseini'nin yazarlığında bir dönüm noktası.

Tanıtım yazısına bakınca yazarın bu kitabı da en az diğer ikisi kadar hüzünlü duruyor. Maalesef şu an okunmayı bekleyen çok kitabım olduğundan TÜYAP'dan önce alamayacağım ama nasıl olduğunu baya merak ediyorum. Kitabı aldıysanız ya da yazarın diğer kitapları hakkında yorum yapmak isterseniz görüşlerinizi benimle paylaşın lütfen. Bu arada kapak görselinde kullanılan çocuklar ne kadar tatlı değil mi?


23 Temmuz 2013 Salı

Kitap Yorumu: Aynı Yıldızın Altında - John Green

2 yorum:

Tanıtım Yazısı: 
Hayatın Anlamını Bulmanın, Âşık Olmanın ve Alınan Her Nefesin Farkına Varmanın Öyküsü
On altı yaşındaki kanser hastası Hazel Grace'in birkaç yıl daha yaşamasını garanti eden tıp mucizesine rağmen hastalığı ölümcüldür ve konulan teşhisle birlikte yıldızlar, öyküsünün son bölümünü çoktan kaleme almıştır. Fakat Augustus Waters isimli yakışıklı bir sürpriz karakter, Kanserli Çocuklar İçin Destek Grubunda boy gösterince Hazel'in hayatı bambaşka bir yöne sapar ve bu zeki çocuğun çekimine karşı koyamayan kızın öyküsü yeniden yazılır...  
 John Green'in bu kitabını Alaska'nın Peşinde'yi bitirdiğim zamandan beri bekliyordum. Daha önceki yazılarımda "Türkçesi çıkmazsa orjinal dilinde okumaya çalışırım." diye bahsetmiştim hatta. Peki benim gibi tarzancadan hallice yabancı dili olan biri okunacak onca Türkçe kitabı varken neden bu kitabı istesin, kanserli iki gencin hikayesini okumak için mi? Hastalıkla savaşan bireylerle alakalı bir sürü kitap okuyabilirsiniz. Küçük Mucizeler Dükkanı, Cam Çocuk okuduklarımdan aklımda kalanlar. (İkisi de çok güzel kitaplardı özellikle Cam Çocuk.) Ya da benzeri filmler fazlasıyla mevcut. Ama Aynı Yıldızın Altında bunların çok daha ötesinde, hem oldukça sıradan hem de o sıradanı o kadar özel anlatmış bir kitap ki okurken hayatın anlamına dair çok şey düşünmeye şevk ediyor insanı. Bu düşünme "Bak bunlar hasta ben değilim çok şükür Allahım." tarzı bir düşünce değil tabiki de. Alaska'nın Peşinde'nin Büyük Belki'si, Aynı Yıldızın Altında'nın evren için ben neyim ya da evren benim için ne kavramları kafamızda beliriyor. Romanda geçen Hazel, Augutus, Isaac gibi karakterler sayesinde çok şey zihnimize kazınıyor. Aralarında geçen diyalogların trajıkomik halleri, ölmek üzere olmalarının onlara verdiği his ve çevreleri tarafından dışlanmanın getirdiği buruk bir alışkanlık. Kemoterapi tedavisiyle uğraşırken bir yandan aşkın nasıl olacağını tadıyorlar ve o kadar normaller ki. Güzel olan da bu zaten. kitabı okurken o kasma hasta karakterlerden eser yoktu, duygular çok doğal ve gerçekçiydi. Ayrıca sonunda ağlayacağınız bir kitaba göre fazlasıyla eğlenceli diyalog vardı.

"On üç yaşında 4. evre tiroit kanseri tanısı konmuştu. (Ona tanının, ilk reglimden üç ay sonra konduğunu söylemedim. Şey gibiydi: Tebrikler! Kadın oldun. şimdi öl.)"

Aynı Yıldızın Altında hakkında uzun yazılar yazabilir insan ama söylenecek çok fazla şeyden ziyade hissedilmesi gereken çok fazla şey var. En kısa zamanda almanızı ve sessiz bir köşede okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Puanım: 



27 Şubat 2013 Çarşamba

Kelebeğin Rüyası

4 yorum:

Şiirin her tonunu hissettiren, son zamanlarda izlediğim en iyi Türk filmiydi Kelebeğin Rüyası. Gerçekten de rüya gibi bir film. Renkler, sesler ve denize açılan o tünel insana kendini geniş bir su balonunun içinde uçuyormuş gibi hissettiyor. Sonra madenin siyahı ve kanın kırmızısı gösteriyorki o balon aslında yokmuş, hepsi rüyaymış ve biz bir kelebeğin insan olma hayalinde süzülüyormuşuz bilmeden.

Film madenlerin görüntüleriyle başlıyor. O insanların yaşadıklarını, başta çıkan yazıyı görünce şöyle bir kaldım, burası Türkiye mi dedim kendi kendime. Üstelik doğunun ücra bir köşesinden de bahsetmiyoruz, karadenizin sanayi kentlerinden Zonguldak'ta geçiyor film. İki veremli arkadaşın şiire olan tutkusunu o madenlerin karanlığından uzak yaşamaya çalıştığı bir dünyada. Sonra sahneye zengin bir adamın kızı olan Belçim Erdoğan giriyor, ve kıza şiirlerini beğendirmek için başladıkları iddiayla filmimiz asıl konusuyla başlamış oluyor. Burada şuna değinmek istiyorum yani tamam Yılmaz Erdoğan'ın karısı ve hoş bir bayan ama liseli kız rolüne koyacak başka insan mı bulamamışlar? Üstelik oyunculuğunu beğenmediğim bir insandır kendisi hatta filme sırf o oynadığından gitmesem mi demiştim ama neyseki çok ön planda değildi. Keşke o rolü başka birisi, mesela yüzüne aşina olmadığımız birisi oynasaymış ve daha doğal gülen.

Sonuna doğru şiirler zaten vermiş gazı ağladım ağlayacağım. En son sahnede çok ağır geldi ama kızlara rezil olmamak adına tuttum kendimi. Meğer arkadaşlarımdan biri ağlamış bak keşke ağlasaydım. :D Ağlaksanız çok, duygusalsanız biraz, reglseniz baya bir çok ağlarsınız diye düşünmekteyim artık orası sizlere kalmış. Ve en son sahnede kavak ağaçlarının çıkması Yılmaz Erdoğan'ın kavak sevgisinin bir göstergesi mi diye düşündüm. Vizyontele'de de kavak seslerinden çok bahsedilmişti. Bu arada ben de çok severim kavak ağacını.

Yani toparlayacak olursam o iki buçuk saat dizelerin büyüsüyle akıp gidiyor, Türk yapımı aşk filmlerine karşı ön yargılı olanların dahi beğeneceğini düşünüyorum ki bende onlardan biriyim.

Not: Filmin sonunda çılgınlar gibi alkışlayan amcaya buradan sevgilerimi iletiyorum. Bir an beni de alkışlasam mı diye düşündürdü kendisi. Ve allah aşkına film  izlerken hart hurt mısır yemeyin, sakız çiğnemeyin. Ve dişinize takılan kırıntıyı tınvv tınvvv sesleriyle çıkarmaya çalışmak için sinema uygun bir yer değil hani belirteyim dedim.




17 Şubat 2013 Pazar

Zincirsiz - Django Unchained

1 yorum:

Heyt bee o nasıl bir filmdi, nasıl bir aksiyon, nasıl bir komedi, nasıl bir dramdı o. Dün akşam çıktım ve bu akşam bile hala Jangooo diye şarkı söylüyorum. Eskinin kovboy filmleri tadında müzikleri, Django'nun hiper ötesi havalı silah çekişi, doktorun kıvrak zekasıyla yaptığı esprileriyle film benden 10 üzerinden 10 puan aldı. Tarantino'nun izlediğim ilk filmiydi ve diğer filmlerini de ilk fırsatta izleyeceğim. 166 dakika nasıl geçiyor anlamıyorsunuz, şıp diye bitiveriyor. Yazım filmi çok komikti havalarında göstermiş olabilir ama asıl konumuz o dönemde siyahi kesime yapılan zulüm ve barbarlık. Çok üzücü sahneleri vardı ve izlerken dedimki hayır ya bu nasıl olabilirki ben olsam benim başıma gelmezdi  bunlar, bir şekilde kurtulurdum. Ama öyle olmuyor işte, tarihte yaşanan onca şeyi bizde yaşayabilirdik, yumurta kırdı diye kırbaçlanan köleler, ölümüne dövüştürülen ve bunu sırf efendileri zevk alıyor diye yapmak zorunda olan insanlar ve spoilera kaçacağından yazmayacağım birçok şey oldu filmde. 

Filmin en beğendiğim kısımları olayları komik şeylerle süsleyip anlatması ve Django'nun her ne olursa olsun umudunu kaybetmemesiydi. Leonardo DiCaprio'nun (Filmde çiftlik sahibi Calvin'i canlandırıyor) dişlerini de unutmamak gerek. :D En beğendiğim sahneyse ödül avcısı olarak gittikleri çiftliğin sahibinin yaptığı şeyi yüzüne gözüne bulaştırmasıydı, çok güldüm o sahnede.



Bu adama kıl oldum. Tam bir pislikti yani çiftliğe kahya olmuş diye kendini bir halt sanıyordu ve diğer kölelere beyazları aratmayacak şekilde işkence ediyordu.





Bu arada filmde dışarıdan dişçi olarak görülen fakat aslında ödül avcısı olan Dr. King Schultz karakterine can veren Christoph Waltz sergilediği muhteşem oyunculukla Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Yardımcı Oyuncu Ödülü'nü kazandı ve Oscar'da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığı da bulunuyor. 



Ödül avcılığıyla özgürlüğüne adım atan Django'nun karısını kölelikten kurtarmak adına çıktığı yolculuğuyla devam eden film +18 yaş sınırı içeriyor fakat ben pek bir şey göremedim o yaş sınırını gerektiren. Karısı da çok güzeldi hoştu fakat biraz ağlaktı bence öyle bir adama daha sert bir kadın yakışırdı. Unutmadan Altın Küre de En İyi Senaryo Ödülü'nün de sahibi oldu Tarantino. 



21 Aralık 2012 Cuma

EROİN; Christiane F'in Korkunç Anıları

7 yorum:
Kitap hakkındaki yorumuma geçmeden önce arka kapak yazısını paylaşmak istiyorum.

Her gün 13-15 yaşlarında pek çok çocuğun, gencin adlarını gazetelerde "AŞIRI DOZDA EROİN ALARAK ÖLDÜ..." başlığı altında okumamamız için bir uyarı!
Bu, bir roman değil, Christiane'nin kelimesi kelimesine gerçek, yaşanmış tüyler ürpertici öyküsü... Bu kitabı oluşturan anılarını anlattığında Christiane 16 yaşındaydı. 12 yaşında esrara, 13 yaşında eroine başlamıştı. Müptela oldu. Sabah okula gitti, öğleden sonra kendisi gibi eroinman olan arkadaşlarıyla birlikte fahişelik yaparak eroin parası kazandı. Annesi, tam 2 yıl, kızının bu ikili yaşantısını fark etmedi. Chirsitiane, kendisini uyuşturucu kullanmaya iten rahatsızlıklarını, tepkilerini ve çocukluktan genç kızlığa geçme çağında bir eroinman olarak yaşadıklarını bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştı bu kitapta. Bugün artık, üzülerek belirtelim, eroin yaygın bir problem haline gelmektedir toplumumuzda. Ama bütün toplumlar için büyük bir tehlike. Christiane'nin öyküsünün çok yakınımızda tekrarlanmaması için bir uyarı saymalıyız onun anlattıklarını.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...